Cumartesi akşamı. Kahve fincanını pencere kenarına koyuyorsun, ışığın düşeceği açıyı buluyorsun, üç fotoğraf çekiyorsun, ikisini siliyorsun. Biri filtreli, biri filtresiz, ikisi de “doğal” görünmek için özenle planlanmış. Sonra kahve soğuyor. İçmeyi unutuyorsun bile.

Bu sahne tanıdık geliyorsa yalnız değilsin. Ama şunu da fark etmiş olabilirsin: Hayatı yaşarken aynı anda sergilemek, yorucu bir ikinci iş.

Vitrin ve depo

Her mağazanın bir vitrini, bir de deposu vardır. Vitrin en iyi parçaları gösterir, depo kutularla, etiketlerle, düzensizlikle doludur. Kimse depoyu vitrine koymaz, çünkü orası satış yapmaz.

Sorun şu: Biz kendi hayatımızı da böyle yönetmeye başladık. Gülümsediğimiz an vitrine, sıkıldığımız an depoya. Zamanla vitrin o kadar büyüdü ki, depoya girmeye fırsat bulamıyoruz.

Yorgunluğun gizli kalemleri

Bu yorgunluk tek bir şeyden gelmiyor. Küçük küçük birikiyor:

1. Sürekli editör modunda yaşamak. Bir anı yaşarken aynı anda “bunu nasıl paylaşırım” diye düşünmek. Gözün sahnede, kafan kadrajda. Yaşadığın an yarıya iniyor.

2. Kıyaslama makinesi. Başkasının vitrinini kendi deponla kıyaslıyorsun. Biri tatilde, biri terfi almış, biri aşık. Sen o sırada evde, pijamayla, hiçbir şey olmayan bir günün içinde. Kıyaslama adil değil ama beynin bunu o anda hesaba katmıyor.

3. Tutarlılık baskısı. Bir kez neşeli, başarılı, enerjik görünürsen o imajı sürdürmek zorunda hissediyorsun. Kötü bir gün geçirmek bile “tutarsızlık” gibi geliyor.

4. Onay beklentisi. Beğeni sayısı bir tür geri bildirim, ama dikkatli ol: Sayı düşünce ruh hâlin de düşüyorsa, bir şeyin kontrolü artık sende değil.

5. Yalnız hissetmek. En ironik olanı. Herkesle bağlantıdasın ama kimseyle gerçekten konuşmuyorsun. Çok izleyen, az konuşulan bir hayat.

“Ama ben sadece paylaşıyorum”

Paylaşmak sorun değil. Anı biriktirmek, sevdiğin insanlarla görüntü alışverişi yapmak, yaratıcı bir şey üretmek tamamen sağlıklı. Sorun, paylaşmanın niyeti değişince başlıyor: Anı yaşamak için değil, o anın nasıl göründüğü için yaşamaya başladığında.

Kendine sorabileceğin basit bir soru var: Bu fotoğrafı kimse görmeyecek olsaydı yine çekerdim mi? Cevap evetse sorun yok. Hayırsa, o anı kimin için yaşadığını sormak gerekebilir.

Vitrini küçültmeden önce depoyu tanı

Hepsini silmeye, hesabı kapatmaya gerek yok. Küçük ayarlar işe yarıyor:

  • Yaşa, sonra paylaş. Fotoğrafı çek, telefonu cebine koy, akşam bak. Paylaşırsan da anı kaçırmamış olursun.
  • Bir gün “yarım” paylaş. Karışık bir masa, bozuk bir plan, biraz çirkin bir selfie. İzleyici sayısı düşer ama rahatlama hissi artar.
  • Takip listesini temizle. Her paylaşımından sonra kendini kötü hissettiren hesapları sessize al. Birini silmene bile gerek yok.
  • Ekran süresine bak. Rakamı gördüğünde şaşırırsan, bu zaten bir cevap.
  • Bir kişiyle gerçekten konuş. Mesaj değil, ses ya da yüz yüze. Yorgunluğun ilacı çoğu zaman bir kahve ve bir arkadaş.

Instagram’da mutlu görünmek suç değil. Ama gerçekte yorgun olmak da utanılacak bir şey değil. İkisi aynı anda doğru olabilir, ve ikincisini görmezden gelmek ilkini sürdürmeyi daha da zorlaştırır.

Eğer bu yazıyı okurken “bu benim” dediysen, tek bir şey yap: Bu akşam telefonu bir saat bırak. Kahveni sıcakken iç. Fotoğrafını çekme.

Kimse görmeyecek, ama sen tadını alırsın.